Ataerkil ya da erkek egemen toplum diye tanımlanan toplumlarda, çekirdek aile içindeki lider babadır! Baba ailenin başkanıdır. Aileyi yönetir. Kararları o verir. Bu tip ailelerde en iyi baba, hiç olmazsa eşinin, çocuklarının fikirlerini alarak, danışıp konuşarak karar veren babadır. Toplumun herhangi bir noktasında hükmedilen, yönetilen baba, kendisi de kendinden zayıflar üzerinde hükümranlık sahibi olmak ister. Bu onun ruh sağlığı açısından da kaçınılmazdır. Ne ki olan çocuklara ve kadına olur bu arada. Peki ana-baba ve çocuklar oylama yoluyla karar alabilirler mi? Bunu yapan aile var mı? Hayır yok! Elimizde olmadan sözüm ona bilgeliğimiz, deneyimlerimiz ağır basarak, çocuklarımız adına, eşimiz adına karar vermeye devam ediyoruz. NEDEN? Çocuktur bilmez diyoruz ki; kısmen de doğrudur. Saçı uzun aklı kısa diyoruz, kadınların adına da karar veriyoruz. Kadının toplum içinde bulunduğu konum itibariyle, erkekten geride olduğu da bir gerçek değil mi? Peki bir sorun karşısında en doğru analizi erkek mi, kadın mı, çocuk mu yapar? İstisnaları bırakalım, nesnel gerçeklik (objektif realite) üzerinden konuşalım. En doğru analizi yapabilecek kişi erkek oluyor. Ne çocuk ne de kadın, yaşanmamışlıkların bir sonucu olarak, erkeğin deneyim ve bilgisine ulaşabiliyor. Ben kendi adıma bu durumdan hiç de hoşnut değilim. Çünkü bir başkasını ezen, bir başkasına hükmeden, bir başkasını yöneten insan, kendisi de özgür olamaz. (Robinson Cruse’un Issız Ada’sında efendi kölenin kölesi, köle de efendinin efendisidir.) Kadınlarımızı ve çocuklarımızı ezdiğimiz sürece özgür değiliz bizler de. Bu durumun nasıl değişeceği çok uzun bir tartışma. Ancak kısaca şunu diyelim ki; Türkiye toplumunda, aile içinde demokrasi yoktur. Bunu demokrasinin mevcut tanımları doğrultusunda söylüyorum. Peki parti içi demokrasi var mı ülkemizde? Hayır, o da yok! Her birimizin bulunduğu şirketlerde kurumlarda ya da işyerlerinde var mı? Yok! Eninde sonunda en öndekinin omuzlarında yoğunlaşmıştır sorumluluklar, yetkiler ve önümüzdeki insan bizlerin adına işleri idare eder, kararları alır ve bizlere uygulatır. Sonra da biz onları eleştiririz. Seçime gideriz. Değiştiririz. Yeni gelen önderin bizi nasıl daha iyi yönetebileceğini bekleriz. Alimallah o da işini iyi yapmazsa onun da ipini çekeriz. Çekeriz diyorum ya Türk insanı bunu da yapamıyor Sadece çekiyor Türk insanı Çekiyor Derdi Tasayı Tütünü Kafayı Çekiyor vesselam “Çeke çeke ben bu Dertten ölürüm…” Aile, parti, toplumsal kurumlar, nihayet hükümet ve nihayet devlet sonra hep beraber devlet ve halk ve koskoca bir ulus içinde demokrasi var mı sizce? Peki nedir demokrasi? Bana göre “demokrasisizliktir” en iyi demokrasi! O nasıl bir şeydir? Girmeyelim; çıkamayız! Ben 11 yılda zor çıktım. Az daha kelleyi de kaptırıyordum. GELELİM MİLLİ TAKIM SEÇMELERİNE Mutlak eşitlik, eşitsizliktir! İçinde bulunduğumuz toplumsal yapılanmanın, nesnel gerçekliği içerisinde, milli takım seçmelerinde de herkesi tatmin eden bir seçimin yapılması olanaksızdır. “Gerçekçi olalım İmkansızı isteyelim” (Che) İsteklerimizle gerçek arasında ki ç-atışma, en uygun çözümü üretecektir.Üretilen çözüm ise gene de bir kısım insanı tatmin etmeyecektir. İnsanın bir gönlünde yatan aslan vardır bir de karşısında durduğu aslanlar! Aslanların içine düşmüş bir insana gönlünde yatan aslandan bir yarar yoktur! “Dünyada iki kusursuz insan vardır; biri öleli çok olmuş diğeri henüz doğmamış” (Çin atasözü) Dünyada iki kusursuz antrenör varmış… Dünyada iki kusursuz seçici kurul varmış… Dünyada iki kusursuz yöntem … Dünyada iki kusursuz yönetmelik … Bu ikilerden birine seçtirelim milli takımı Ama onlar da ortada yok O zaman eğri-doğru bir şeyler yapalım. Sayın Ateş Ülker’in dediği bir şey var: “Tek seçici ve Seçici Kurul kavramları arasında büyük fark olmadığını vurgulamak isterim”. Bence de! Öyle kurullar vardır ki; tek bir insan gibi çalışır. Öyle de insanlar vardır ki herkesin hukukunu gözetmeye çalışır. Belki herkesin hukukunu gözetmeye çalışan bir kurul daha iyisi olabilir. Öyle ya, bir elin nesi var, iki elin sesi var. Ancak, kurulun kişiye, kişinin kurula dönüşme sürecindeki kuşkularımızdan yola çıkarak bu işi bir yönetmeliğe bağlayalım dersek, o zaman da yürümemiz gereken zemini, dayanmamız gereken “destek noktasını” belirlememiz gerekiyor. ELO’YA MI? UKD’YE Mİ dayanacağız? Yoksa dönüp başa bu seçimi bir bilene mi bırakacağız? Önermeler üzerinde soru sorulması, ya da kuşkuların belirtilmesi, önermelerin hatalı olduğu anlamına gelmez. Kuşkular giderilir, sorular yanıtlanır. Tek seçici önermesine sorulan sorulardan biri şudur:- Sporculardan biri tek seçicinin arkadaşı olabilir, onu kayırabilir. Doğru, bu olabilir. Ama bunu yapan adamın suyu çabuk ısınır. Bir takım mevkilere gelmek kolay değildir. Tek seçici mevkisine gelen bir insan, böylesi ucuzluklara prim veren bir insan olamaz kolay kolay. Tek seçici mantığı nedir? Tek seçici yöntemini seçmek “askeri” bir yöntemdir. Savaşta emir demiri keser. Emirlerin uygulanması sırasında “demokratik tartışmalar” yapamazsınız. Dahası tartışma ile ortaya çıkabilecek zaman kaybından ve başkaca kayıplardan kurtulmak için bu yola başvurulur. Spor; savaşın estetize edilmiş, insanileştirilmiş, oyunlaştırılmış halidir. Bu yüzden sportif faaliyetlerde kullanılan yöntemler de askeri yöntemlerle akrabadır, birbirlerini çağırırlar. Tek seçici, tüm tartışmaları ekarte ederek, takımını kurar ve sahaya sürer. Tek seçici bunu yaparken sanmayın ki yalnızca kendi kafasından karar verir. Gözler, izler, nazar-ı dikkate alır ve daha sonra dünyanın en zor işini yapar; KARAR VERİR! SEÇER! Onun yaptığı çoğumuzun yapamadığıdır. Onun vicdanı kamu ile uyum içinde çalışmak zorundadır. O bilir ki, kamuyu dikkate almazsa, üstünde yürüdüğü zemin yok olur. Ya da içinde yüzdüğü nehir onu kenarına bırakır. Onun işi hepimizden zordur. Biz eleştiririz, o iş yapar! İş yapan insan hata da yapar. Onun çaresizliği, çevresinde kendisi kadar bilen insanın azlığı, bizim çaresizliğimizse onun kadar bilemeyişimizdir. Kısacası böyle bir makama gelen insana biraz da güvenmek gerekir. Öylesi bir antrenörün, sporcularla duygusal ilişkiye girmeyeceğini, girmişse bile bunu kararlarına yansıtmayacak kadar gerçekçi olduğunu bilmemiz gerekir. Aksini kanıtladığınız gün onun ipini çok kolay çekersiniz. Onun gidişi, yeni gelenin daha özenli olması sağlar. Böylece olası kimi yanlışlar da, en nihayetinde bu makamların, uygun insanlarla donanmasına katkıda bulunur. Ya da gelen gideni aratır diyeceksiniz. O halde çare yok, aramaya devam edeceğiz demektir. ELO’ya göre seçmek: Burada da şu soru soruluyor:-Alttan gelen bir sporcu ELO’su yok ama ELO’luları yenebilecek güçte, bu sporcu giremeyecek mi? Girecek! Sırayla! Madem o kadar iyi oynuyor, o da yükseltsin ELO’sunu. Hak etsin, sollasın, öne geçsin, takıma girsin. Eğer ELO’yu temel alıyorsak buna katlanmak zorundayız. UKD’yi temel alırsak: Burada sorulan şudur:-ELO’lu sporcu takım seçme turnuvaları sırasında bir başka bireysel turnuvadaysa, katılamamışsa, hastaysa takıma giremeyecek mi? Evet giremeyecek! Milli takımda oynamak istiyorsa, öngörülen kurallar dahilinde, bu sporcunun o anda katılacağı bireysel turnuva ile takım seçme turnuvasının çakışması durumunda, takım seçme turnuvasını tercih etmesi gerekir. Hastaysa peki? Hastalanmasın! Sporcunun yaşamına dikkat etmesi gerekir. Sporculuk sadece müsabaka yapmak değildir; bir yaşam biçimidir. Tüm dikkatlere rağmen hastalandıysa da, o sporcunun zaten milli maçlara da gerekli kondisyonu kazanması, ikmal etmesi zor olacaktır. Bu konuya itiraz sadece sporcudan değil, seçiciden ya da seçici kuruldan da gelebilir. Derdimiz günü kurtarmak değil bir sistem bulmaksa, armudun sapı üzümün çöpü diyerek, mızmızlanmamalıyız. Parça bütüne feda edilir. Eğer sistem kurmak istiyorsak, zaman zaman kimi parçaların fedasını göze almak zorundayız. Feda oyunun bir parçası değil midir? Feda edilen kimileyin partinin kendisi de olabilir. Hedef gelecek partileri kurtarmaksa. Herkesi memnun etmeye çalıştığınız da hiç kimseyi memnun edemezsiniz. Çünkü yaşam bir çelişkiler yumağıdır. Çelişkileri tespit edip onları bir sıraya koyarak çözersiniz. Yaptığınız sıralamada, “ baş çelişki” olarak seçtiğiniz çelişki, bir başkası için ikincil, üçüncül çelişki olabilir ve o kişi sizi eleştirebilir, size küsebilir, kıralabilir. Siz ikna etmeye çalışırsınız. Ama ikna etmek zorunda değilsinizdir. Çünkü herkesi ikna etmeye çalıştığınızda, işinizi yapamazsınız. Yunus Emre şöyle diyor: Miskin Adem oğulları Benzer gider ekinlere Kimi biter kimi yiter Yere tohum saçmış gibi Söylediğim herşeyi doğru diye yazmadım. Dahası söylediklerimden ben de kuşku duyuyorum. Ama biliyorum ki korkunun ecele faydası yok; bunlar benim sözüm, söylüyorum, işte o kadar! Şimdi, Konunun başıyla sonunu bağlarsak, aranızda “aile içi demokrasiyle bunların ne ilişkisi var” diyen olabilir. Tek seçici=Baba! Sporcular= Çocuklar Danışmanlar= Anneler Desem, hala sorar mısınız? Evet, tartışalım, sözü olan söylesin! Bu forum bunun için var. Tüm bunlardan sonra, Sayın Dalkıran’ın, önerisi akla yatkın görünüyor: “ İdeal olanı Türkiye Birinciliğinden ilk 6 derece ile ELO sıralamasında ilk 6 derece bir araya gelerek yapılacak turnuva neticesinde sıralamaya göre milli takım belirlenebilmelidir” Şimdi önerileri bu noktada yoğunlaştırmak, tartışmak ve geliştirmek gerekiyor. Saygılarımla…
|
• 2008-11-02 19:44:59 - Milli Takım